türk kozmolojisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türk kozmolojisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Haziran 2015 Perşembe

Türk Mitolojisi III: Gökyüzünün Dengesi ve Gün Döngüsü

            

           

Tengri sözcüğünün gökyüzü kökeninden geldiğinden bahsetmiştik. Tabiattaki her nesne gibi göğün de bir ruhu vardır ve bu ruh evrenin mutlak sahibi ve yöneticisi olan Tengri’dir. Yaşamın kıvılcımları gökte atılmıştır ve bütün kâinatın merkezi olan Tengri’nin sarayı gökyüzündedir.
Önceki yazıda gökyüzünün Türk kozmolojisindeki yerinden –konunun hatlarını çizebilmek için- bahsetmiştim. Gök olayları birçok inanışta olduğu gibi Türk mitolojisinde belirleyici bir yere sahiptir. Bu yazıda yaşamın ve evrenin kaynağı olarak tahayyül edilen gökyüzünden daha geniş bir şekilde bahsetmeye çalışacağım.


Gökyüzü ve Uzay Arasındaki İlişki
            Emel Esin Türk Kozmolojisine Giriş kitabında dünyanın bir öküzün veya boynuzlu bir hayvanın boynuzunda olduğuna dair inancın Türklerde de yaygın olduğunu söyler. Zira Anadolu’da özellikle Erzincan çevresinde bu tür bir inancın var olduğu bilinmektedir. Bu inanç Türkler’in gökkubbeyi sonsuz bir yer olarak görmediklerini kanıtlamaktadır. Gökkubbenin ötesinde kalıg adı verilen bir hava boşluğu vardır ve dünya bu boşlukta yer almaktadır.
Yıldızların, Ay’ın ve güneşin yer aldığı gökkubbe, dünyanın çatısı olarak sembolize edilir. Tanrı’nın göklerin hâkimi olarak adlandırılmasının sebebi budur. Kalıg kavramının uzay kelimesine karşılık geldiği söylenebilir, zira insanların ve tanrıların içinde yaşadıkları âlem bu hava boşluğu içinde yer almaktadır.
Eski Türk dilinde üzeliksiz diye bir kelime bulunmaktadır. Bu kelime sonu, üstü, üstünü olmayan gibi anlamlara gelmektedir. Orta Asya’daki toplulukların lisanında hâlâ var olan bu kelime kozmosu tasvir ederken kullanılmaktadır. Bu tanım kozmosu tanımlarken kullanılmaktadır, göğün katlarının ötesinde üzeliksiz bir âlem mevcuttur.


Gökyüzündeki Dengenin Temel Unsurları
            Türklerin çadırlarını belli bir nizama göre dizayn etmeleri sebepsiz değildir. Zira gökyüzünde de tıpkı çadır gibi bir denge olduğuna ve gökkubbeyi bu dengenin sağlam tuttuğuna inanırlardı. Gök cisimlerinin hareketleri, gün ve gece döngüsü, hepsi gökkubede gerçekleşen bu dengeye bağlıdır. Zira yaşamın kendisi de gökteki hareketin bir yansımasıdır ve bunun etkileri sosyal yaşamda, devlet yönetiminde fazlasıyla görülebilir.


*Göğün Direği ve Çift Başlı Kartal
            Bugün Tatar köylerinde üzerinde kuş figürü olan direkler olduğu bilinmektedir. Bu direkler Tatarlar tarafından dünya direği olarak adlandırılır. Bu söylence Proto-Türk toplumlarına kadar dayanan bir inanıştan kaynaklanmaktadır. Zira Türkler gökkubbenin bir direk üzerine kurulu olduğuna inanırlardı ve bu direğe konmuş olan kartalın dengede önemli bir yeri vardı. Bu zaman zaman tahta veya demir bir kazık, zaman zaman ise hayat ağacı denilen bir ağaç olarak tasvir edilmiştir. Bir çadırın kubbesi nasıl bir direğin üstünde duruyorsa gökkubbe de bu şekilde dengede durmaktadır. Göğün direğinin çökmesi ise kıyamet anlamına gelmektedir.

Sibirya ve Yakut Türkleri’nde Tengri’nin sarayı olarak bilinen kutup yıldızı zaman zaman Altın-kazık ve Demir-kazık olarak adlandırılmaktadır. Büyükayı yıldızının yedi yıldızı ise bu demir direğe bağlanmış yedi köpek olarak tasvir edilir. Daha kuzey bölgelerde ise bu köpeklerin yerini geyikler veya atlar alabilmektedir ancak kutup yıldızın gökyüzündeki dengenin bağlı olduğu temel ögedir.
Ancak Yakut, Çuvaş ve Oğuz inanışlarında göğün direği olan kutup yıldızı yeryüzünden yükselen bir yaşam ağacına bağlıdır. Şamanların ruhanî yolculuklarını bu ağaca tırmanarak yaptıklarına, gökler âlemine bu şekilde ulaştıklarına inanırlar. Yaşam ağacı göğün çeşitli katları boyunca yükselerek kutup yıldızıyla birleşmektedir. Bununla birlikte bugün dâhi görülen ağaca çaput bağlama ritüelinin temelinde de bu inanç yatmaktadır. Çünkü yaşam ağacı çoğunlukla bir kayın ağacı olarak tasvir edilir ve dünyadaki kayın ağaçları yeryüzüyle gökyüzü arasındaki dengeyi sağlayan bu ağacın yansıması olarak görülür.

            Yaşam ağacının tepesinde ise bir kartal bulunmaktadır. Tatar köylerinde dünya direği adı verilen, üzerinde kuş figürleri bulunan direkler olduğu bilinmektedir. Bu inanç ise Proto-Türk dönemlerine kadar uzanan Öksökö inancına dayanmaktadır.
Öksökö, altından kanatları olan çift başlı bir kartaldır. Bir pençesiyle güneşi, ötekiyle ayı kapatmaktadır. Gece ve gündüz döngüsü onun kontrolündedir, güneşi kapattığında gece, ayı kapattığında ise gündüz olmaktadır. Yer ile göğün tam ortasında bulunan Öksökö Yakutlar tarafından Gökkuş olarak adlandırmakta ve çeşitli Türk boylarında Gök Kartalı olarak bilinmektedir.
Bugün kullanılan devlet kuşu deyimi de bu inanıştan gelmektedir. Zira eski Türk devletlerinde egemenliğin göklerden geldiğine inanılırdı dolayısıyla Öksökö bir devlet yönetimi sembolü olarak kullanılmaktaydı.
Bu figürün Mezopotamya etkisiyle oluşmuş olması mümkün. Zira çift başlı kartal figürünün Sümerler tarafından MÖ 3000 yılları civarında kullanıldığı bilinmektedir. Ancak kartal Gök Tanrı’ya yakın olduğu düşünüldüğü için her zaman kutsal bir figür olarak görülmüştür. Dolayısıyla kartalın çift başlı olması güneş ve ay döngüsünden kaynaklanıyor da olabilir.


*Güneş
            Çin kaynaklarında Hsiung-nuların (Hunlar) güneşe ve aya büyük saygı gösterdiğinden bahsedilmektedir. Ancak güneş burada daha önemli bir yerdedir. Zira Güneş aydınlığı sembolize etmektedir ve döngüyü başlatan onun doğuşudur.
Türk devlet teşkilâtlanmasında Doğu ve Batı olarak iki idari birimin olduğu bilinmektedir. Batı Hakanı, doğudakine biat eder ve yönetimin merkezi doğudur. Bunun gökyüzündeki dengenin bir yansıması olduğu söylenebilir. Zira Türkler güneş ve aya ayrı ayrı saygı gösterir, ikisi için de kurbanlar keserlerdi ancak güneş için yapılan ritüellerin daha önemli bir yer kapladığı bilinmektedir. Çünkü günışığının hayatın kaynağı olduğuna inanılır.
Ateşin kutsal olmasının sebeplerinden biri, güneşin yeryüzündeki varlığı olarak görülmesidir. Otağların ortasındaki ocağın Tanrı’dan gelen kutluğu yansıttığına inanırlar. Zira güneşin görevi tanrıdan geleni yansıtmaktır dolayısıyla ateşin kaynağı bizatihi onun enerjisidir. Güneş çoğunlukla feminen bir şekilde konumlandırılmıştır. Hatta Gün Ana isimli tanrıça güneşin ruhu olarak bilinmektedir.

Güneşin bir ayna olarak sembolize edildiğini de söyleyebiliriz. Zira bugün dâhi aynayla fal bakıldığına ve büyü yapılabildiğine inanılmaktadır. Sibirya şamanlarının 12 burçlu bir ayna ile fal baktıkları ve güneşin üzerindeki lekelere göre fal açtıkları bilinmektedir. Çünkü günışığı tanrıdan gelen bilginin yansımasıdır ve onu bir ayna üzerinde yansıtarak ruhanî bilgiye ulaşmak mümkündür.
Bahaeddin Ögel’in Türk Mitolojisi kitabının ikinci cildinde yer alan güneşin oluşumuna dair bir Altay efsanesiyle bu durum örneklendirilebilir:
"...Önceleri ne ay ne güneş varmış. İnsanlar havada uçar dururlarmış. Uçarken de çevrelerine ışık saçar ve sıcaklık verirlermiş. Bunun için de güneş gerekli olmamış. Ancak içlerinden biri hastalanmış ve iyileştirememişler. Bunun üzerine Tanrı, onlara bir varlık vermek istemiş. Tanrı'nın gönderdiği şey büyümüş ve iki tane büyük ayna olmuş. Bu aynalar gökyüzüne çıkıp çevreye ışık saçmaya başlamışlar. O günden beri bu iki şey, yani güneş ve ay dünyayı aydınlatır ve ısıtır dururlarmış.” (2.Baskı, syf.188, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1993)

            Türkler’in günde üç kez güneşe selam verdikleri bilinmektedir. Zira toprak ana figürü gibi güneş de kutsal bir anne ve tanrıça konumundadır. Tanrı’dan alınan kutu insanlığa yansıtan Güneş zaman zaman bundan öte bir varlık konumunda da görülebilmektedir. Zira Türklerde “Güneş bizi görüyor, güneşe ant olsun” gibi cümlelerin sıklıkla kullanıldığı biliniyor.


*Ay
            Türk inanışlarında bir düalizmin söz konusu olduğundan bahsetmiştik. Kainat ikili ve dörtlü zıtlıklarla dengede durmaktadır. Güneş ve ay arasında da böyle bir denge olduğu söylenebilir. Zira tahmin edilebileceği gibi güneş aydınlığı, sıcağı temsil ederken ay karanlığı ve soğuğu temsil eder. Gökyüzündeki denge bu iki gök cisminin zıtlıklarına bağlıdır.
Ay zaman zaman feminen ruhlar ile ilişkilendirilse de çoğu zaman maskülen bir karaktere sahip olduğuna inanılırdı. Hatta bugün dâhi dilimizde yer alan ay dede kelimesi bu inanıştan gelmektedir. Zira Türklerin Ay Ata veya Ay Dede gibi ruhları Ay ile bağdaştırdıkları bilinmektedir.
Ay aynı zamanda bir asker ve muhafız konumundadır. Zira güneş saf iyiliği ve ışığı sembolize eder, oysa birinin kötü ruhlarla savaşması gerekmektedir. Ay, gittiği her yere soğukluk götürerek güneşin ulaşamadığı yerlerdeki kötü ruhları alt eder.
Örneğin Altay Türkleri Ay Dede’nin yedi başlı bir devle savaştığını ve insanlığın kurtuluşunun bu sayede olduğuna inanırlar. Bu söylenceye göre eski çağlarda insanların canını alan, zorbalık yaparak eğlenen bir dev bulunmaktadır. İnsanlar bu devden kurtulmak için Tanrı’ya yalvarırlar. Tanrı bu görevi başta Güneş’e verse de, Güneş kendisinin dünyayı yakabileceğini bu yüzden görevi yapmaktan çekindiğini söyler. Ay ise görevi kabul edecek ve soğuk bir gecede dünyaya inerek devi öldürecek, insan soyunun geleceğini bu zorbanın elinden kurtaracaktır.

Ancak Ay Dede’nin içinde bulunduğu mücadele hiçbir zaman bitmemektedir. Zira Türkler Ay’ın dolunaydan yeniaya kadar olan evrelerini gökyüzünde yaşayan ve geceleri ortaya çıkan kurtların Ay’ı yemesine bağlamışlardır. Ay, bu kurtlarla ve diğer kötü ruhlarla savaşır, bir süre tamamen yok olduktan sonra onları alt ederek tekrar dolunay şeklini alır ve bu döngü sürekli devam eder.
Ay tutulması kavramı da bu söylencelerden gelmektedir. Türkler Ay’ın zaman zaman kötü ruhlar tarafından esir edildiğini düşünürlerdi. Bugün kavramı daha iyi açıklayan kaybolma kelimesi yerine tutulma kelimesinin kullanılması Ay’ın bitmeyen savaşından kaynaklanmaktadır.

            Sonuç olarak, gökyüzündeki hareketler ve gün döngüsü Türk inanışlarındaki düalizmin tipik bir örneğidir. Ay ve Güneş arasındaki zıtlığın özellikle Uygurların Mani dinini benimsemesiyle arttığını söyleyebiliriz. Ancak Ay, hem Güneş’in dengeleyicisi hem de göğün koruyucusu olarak bilinmektedir. Bununla birlikte bazı söylencelerde yeryüzü de göğün katlarından biri olarak ele alınmaktadır.

Gün Ana, Ay Ata gibi kavramları değerlendirirken animizmin Türk inanışlarında önemli bir yere sahip olduğunu unutmamak gerekir. Zira tabiattaki her şey gibi gök cisimlerinin de ruhları vardır ve bu figürler Yunan ya da Germen mitolojisindeki tanrılardan çok güneşin ve ayın ruhlarını temsil etmektedir.

23 Mayıs 2015 Cumartesi

Türk Mitolojisi II: Kozmolojinin Ana Hatları




            Kozmoloji kelimesini iki ana başlığa ayırabiliriz. Bugün evreni tanımlamak ve anlayabilmek için bilimsel kozmolojiyi kullanmaktayız. Dinlerin ve inanışların evren tasavvuru ise metafiziksel kozmoloji olarak adlandırılır. Şüphesiz ki bir inancı kavrayabilmek, tasavvurlarının neye karşılık geldiğini bilebilmek için o inancın kozmolojisini yani evrene bir bütün olarak bakışını bilmek gerekir. Dünyanın var oluşuna, yeryüzündeki ve gökyüzündeki dengeye dair her fikir kozmolojinin parçasıdır.

Türk kozmolojisinde birçok farklı kültürün ve inancın etkilerini görmek mümkün. Ancak şunu belirtmek gerekir ki; Türkler evrenin ve evrendeki her şeyin bir bütünlük içinde olduğuna inanırlardı. Gündelik yaşamdaki hiyerarşi ile gökyüzündeki durum hakkındaki tasavvurları birbirine benzemekteydi. İnanç, Türkler için her zaman önemli bir mesele olmuştur bu bakımdan kozmoloji sadece Türkler’in geleneksel dinini öğrenmek için değil, toplum yaşamları hakkında bilgi sahibi olmak için de önemlidir.

Zıtlıkların Birliği ve Bütünlüğü

            Yaruk, eski Türk dilinde ışık anlamına gelir. Bu ışık gökten gelen tanrısallığı, kut’u simgeler. Karang ise yeryüzüne ait bir kavramdır. Yaşam yaruk ile karangın bir araya gelmesiyle oluşur. Bu semavi inanışlardaki beden ve ruh ilişkisine benzer gibi görünse de, farklı bir durum söz konusu. Çünkü bu ikilik tanrının insanı yaratıp ona ruhu üflemesinden ibaret değildir, zira evrenin tamamında böyle bir işleyiş söz konusudur.
Geleneksel Türk dinine göre evrende zıtlıkların uyumu söz konusudur. Kavramlar ikili ve dörtlü zıtlıklarla varlıklarını sürdürürler. Ancak bu zıtlıklar Mani dininde veya Zerdüştlükte olduğu gibi iyi-kötü veya aydınlık-karanlık olarak ayrılmamaktadır. Türkler evrenin özündeki bu düalist yapılara ahlâki tanımlar yüklememişlerdir. Bununla birlikte bir dişil-eril ilişkisinin birçok konuda mevcut olduğunu söyleyebiliriz.
Gök ve yer arasında böyle bir ilişki söz konusudur. Yer ve gök birbirini var eden iki zıtlıktır. Gök eril, yer ise dişi olarak konumlandırılmaktadır. Hatun’un Türk siyasi yaşamında önemli bir yere sahip olması bu evren tasviriyle ilişkilidir. Zira Tengri göğü, Umay Ana ise yeri sembolize eder. Tengri ile Umay Ana arasında böyle bir ilişki söz konusudur, evrenin hükümdarı Tengri olsa da, Umay Ana siyasi yaşamda Hatun’un olduğu konumdadır ve evrenin yönetiminde söz sahibidir.

            Ancak bu düalizm bir merkezin varlığından bağımsız değildir. Dünya yeryüzü, gökyüzü ve yer altı olarak üç bölüme ayrılır. Bu katmanların her birinin ayrı bölümleri mevcuttur. Ancak evrenin merkezinde kutup yıldızındaki sarayında oturan Tengri bulunmaktadır. Evrende sürekli bir hareket ve döngü söz konusudur. Mevsimlerin oluşumu, yıldızların hareketi, gündüzün ve gecenin oluşumu, hava değişimleri, hayvanların göçleri tüm bunlar evrenin tek bir merkez etrafında dönüşünün parçalarıdır.

            Eski Türk dilinde tözlüg bulmak şeklinde bir tabir vardır. Bu tabirin İslam tasavvufçularının vahdet-i vücut inancına paralel bir anlayışı ifade ettiğini söyleyebiliriz. Zira Türkler evrenin bir bütün olduğuna inanırlardı. Yukarıda belirtildiği gibi var olan her şey evrenin merkezi etrafında döngü hâlindeydi. Varlığın kendisi bir harekettir ve bu hareket bütünlüğü simgeler.
Gök cisimlerinin hareketleri, mevsimler, gece ve gündüz geçişleri, rüzgârların hareketleri, hayvan göçleri hepsi bu döngünün bir parçasıdır. Kağanın arabası bile bu döngüye uygun biçimde tasarlanır. Evrendeki her şey birbirinin yansıması ve parçasıdır.
Türkmen Aleviliği’nin bu anlayıştan fazlasıyla etkilendiğini söylemek mümkün. Zira cemevlerinin dizaynından semah ayinlerine kadar böyle bir döngünün söz konusu olduğunu görebiliriz. Ancak geleneksel Türk dininin tamamen panteist bir karakter taşıdığını düşünmüyorum. Zira bu inanışta evrenin tek bir organizma olarak değil, birçok öğenin uyum içinde hareket ettiği bir sistem olarak tasvir edildiğini söyleyebiliriz.

Gökyüzü

            Tengri kelimesinin gökyüzü kökeninden geldiğini, Türkler’in yüksek dağlar ve ağaçlar için de bu kelimeyi kullandığını söylemiştik. Zira evrenin merkezinde Kök Tengri’nin sarayına ev sahipliği yapan gökyüzü bulunmaktadır. Kutupyıldızı Tanrı’nın sarayıdır, onun etrafında yer alan yıldızlar ve takımyıldızlar ise Tanrı’nın ailesi, akrabaları ve yakınları olarak tasvir edilmektedir.
Çadırların kubbesinde sekiz direğin birleştiği ve uçlarının çember içine alındığı bir kısım vardır. Bu dizaynın sebebi ise gökyüzünün tasviridir. Türkler’e göre gökyüzü Tanrı’nın oturduğu kutupyıldızından ve merkezinde sarayın bulunduğu sekiz bölümden oluşur. Elbette bütün Türk boyları gökyüzünün bölümleri konusunda hemfikir değildi. Özellikle Batı Türkleri’nde yedi katlı bir gökyüzü tasviri mevcuttu. Hatta Bizans ile yapılan yazışmalarda “Yedi göğün hâkimi Tengri adına” tarzı ifadeler sıklıkla kullanılmıştır. Ancak yedi katlı göğün diğer dinlerin etkisiyle benimsenmiş bir inanış olması da mümkün. Zira İran mitolojisinde gök ve yer yedişer katlıdır, Dante’nin İlahi Komedya eserinde de böyle bir durum söz konusudur, dolayısıyla Batı Türkleri’nin yedi katlı gök inanışını başka toplumların etkisiyle benimsemiş olduklarını söyleyebiliriz.
Gündüzün merkezi güneş, gecenin merkezi ise kutup yıldızıdır. Tengri günün dönüşümüne göre buralarda görülmektedir. Bununla birlikte mevcut her şey gökyüzünden gelmiş veya buradan gelen cisimlerin başkalaşımıyla var olmuştur. Gökyüzü kutun yani yaşam enerjisinin kaynağıdır. Bu bakımdan döngünün temel merkezidir.



Yeryüzü

            Altay ve Sibirya gibi geleneksel Türk dininin hâlâ yaygın olduğu bölgelerde Nevruz kutlamalarında sıkça gerçekleştirilen bir ritüel vardır: toprağa bir tünel açılır ve insanlar yeniden doğuşu canlandırmak için bu tünelden geçer. Zira toprak aynı zamanda annedir ve topraktan çıkan her şey bir annenin rahminden çıkmaktadır.
Evrende de bir hakan-hatun ilişkisi olduğundan bahsetmiştik. Umay Ana ile Tengri arasında her zaman bir karı-koca ilişkisinden bahsedilmese de aralarındaki görev dağılımı bu şekildedir. Umay kelimesini plasenta kökeninden gelmektedir. İnsanların yeryüzündeki esenliğinden Umay Ana sorumludur. Toprak Ana ve Yer Ana gibi tanımlamalar da aynı figüre işaret etmektedir.  Toprak Ana figürünü konu alan yazımda da belirttiğim gibi Umay Ana bir ana-tanrıça değil, yeryüzünün, kâinatın ruhu ve bütünlüğün önemli bir parçasıdır.
Gökyüzünde olduğu gibi yeryüzünde de ruhani bir hiyerarşi bulunmaktaydı. Orman ruhları, toprak ruhları ve su ruhları gündelik hayatı etkileyen karakterlerdi. Şamanlar çoğunlukla bu ruhlar ile meşgul olmaktaydılar. Bununla birlikte Umay Ana’nın Yer-suv gibi yardımcıları da bulunmaktaydı.
Ateş, su ve dağ gibi figürler yeryüzünün birer parçasıdır. Ateş, sadece Şamanların ruhlarla iletişime geçtiği bir araç değil, yaşamın temel öğelerinden biridir. Zira bugün dâhi Yörük çadırlarında ocak otağın ortasında yer almaktadır. Ocak, sadece yemek pişirmek için değil, ateş ayini yapmak için de kullanılan bir araçtır. Otağ düzeninde ateşin çadırın her yerine eşit uzaklıkta olması gerekir, zira evrende nasıl bir nizam hâkimse aynı durum otağ için de söz konusudur. Kaldı ki evreni büyük bir otağ olarak tasvir eden inanışlara rastlamak da mümkündür.
           
            Ancak toprak her zaman iyi bir anlam ifade etmez. Toprak, yeraltının ve yeryüzünün ortasında yer almaktadır. Zira yerin altında Yerlik/Erlik han bulunmaktadır ve dünyada iyi şeyler yapmayan insanların ikametgâhı onun yönettiği yer altı olacaktır. İnsan ulu gök ile yağız yer arasında yer almaktadır. Birçok inanışta insan ruhunun yeryüzüne ait olduğu anlatılır, zira kurganların var olması ölümden sonra fiziksel bir yaşam olduğunu belirtmektedir. Ancak bazı yerlerde ölenlerin yeryüzünde bir süre daha kaldıktan sonra başka bir âleme intikâl edeceğine inanılır. Ölüleri ve eşyaları baş aşağı gömme geleneği bu inançtan kaynaklanmaktadır, zira öteki âlem bu dünyaya göre ters bir konumdadır ve burada baş aşağı gömülen cisimlerin orada düz bir zemine oturacağına inanılır.

            Sonuç olarak, Türk kozmolojisi bütüncül bir tasvire sahip olsa da panteist olarak adlandırmak hata olacaktır. Zıtların birlikteliği ve hiyerarşi söz konusudur. Ölümsüzlerin dünyasında da ölümlülerinki gibi bir yaşam vardır, zira Tengri’nin de beslenmek gibi özellikleri olduğuna inanılır. Ancak bu inanışlarda düalistik bir düzen olduğunu ve her şeyin kendi zıddıyla var olduğunu da unutmamak gerekir.