semavi dinler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
semavi dinler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2015 Pazar

Şeytan İmgesinin Kısa Tarihi



            Al Pacino’nun başrolünü oynadığı Şeytan’ın Avukatı, defalarca izlediğim nadir filmlerden biri. Pacino, John Milton isimli bir sıra dışı bir avukat kılığında görünen “Şeytan”ı oynuyor. Film, Şeytan’ı karizmatik bir karakter olarak gösterdiği için dindar çevreler tarafından eleştiriler aldı. Bunun anlaşılabilir bir şey olduğunu söyleyebiliriz çünkü Şeytan’ı mutlak kötülüğün imgesi olarak biliyoruz. Ancak semavi metinlerde kötü, kibirli ve aşağılık bir varlık olarak tasvir edilen, Ortaçağ’da vebanın ve salgın hastalıkların kökeni olarak bilinen Şeytan’ın bir fenomene dönüşmesi üzerinde durulması gereken bir konu.
Pacino’nun oynadığı karaktere adını veren John Milton’ın kaleme aldığı Kayıp Cennet (Paradise Lost) ve Goethe’nin bir Avrupa söylencesinden yararlanarak yazdığı Faust bir konuda örnek gösterilecek temel edebi metinler olarak kabul edilebilir. Şeytan’ın yoldaşlarıyla birlikte Tanrı’ya karşı direnen bir özgürlük savaşçısı olana kadar birçok aşamadan geçtiğini söyleyebiliriz.

Yeryüzündeki Yasak Elma
            Dünyevi yaşamın ve zevklerin Şeytan ile özdeşleştirilmesi bütün semavi öğretilerde mevcut. Bu fikir bazı Hıristiyan öğretilerinde kapsamlı bir şekilde yer alıyor. Cizvitler, maddenin ve Dünya’nın tamamen Şeytan’a ait olduğuna inanırlar. Gökler âlemi Tanrı’nın, yeryüzü ise Şeytan’ın kontrolündedir ve buraya ait bütün zevklerin kaynağı o’dur. Bu anlayışın diğer Hıristiyan öğretilerinde ve semavi inanışlarda da aynı olduğunu biliyoruz. Çünkü ölümlü ve dünyevi yaşam Âdem ile Havva’nın yasak elmayı yemesiyle başlıyor. İnsanlık tarihi Cennet’te başladığı hâlde Âdem’in soyundan gelenlerin dünyevi hayatlarını burada olmayı hak edecek biçimde yaşamaları gerekiyor.

            Reform hareketlerinin Şeytan imgesine farklı bir yorum kattığını da görmekteyiz. Protestanlık düşüncesinin temelinde “sola scriptura” ilkesi yatar. Bu tabir Latince’de “yazıldığı gibi” benzeri bir anlam ifade eder ve dinin ancak İncil’deki metne göre yorumlanabileceğini belirtir. Kaldı ki Luther’in amacı reformize edilmiş bir din yaratmak değil, kendi düşüncesiyle İncil’i ve dini ruhban sınıfının tahakkümünden kurtarmaktı. Bu durumda Şeytan imgesinin olduğu gibi kabul edildiğini görmek mümkün.
Ancak Luther, Calvin gibi din adamlarının Şeytan’a ve cehenneme getirdikleri farklı bir yorum vardı. Bu düşünceye göre Tanrı, evrenin mutlak sahibidir ve var olan her şey onun bilgisi, kontrolü dâhilindedir. Şeytan, insanoğluna Tanrı tarafından sunulan düzenin parçasıdır. İnsan Tanrısından uzaklaştığında Şeytan’ın alanına girecek ve üzerindeki bütün gazaplar Tanrı tarafından onaylanacaktır. Bu durumda Şeytan’ın mutlak kötü bir karakterden var olan dengenin doğal bir parçasına dönüştüğünü söyleyebiliriz.

Şeytan’ın Etkisini Yitirmesi
            Avrupa’da ve Amerika’daki kolonilerde cadılara duyulan inanç Şeytan’ın popülerliğini uzun süre korumasını sağladı. Hastalıklar, salgınlar, tarlalardaki verimsizlik, doğal felâketler ve diğer olumsuzluklar Şeytan ile anlaşmaya yaptığına inanılan ve çoğu kadın olan kişilere bağlanıyordu. Paganların, Heretiklerin hatta Katharlar, Bogomiller gibi Hıristiyan toplulukların Şeytan ile ilişkilendirilmiş olduğunu biliyoruz. Bu durum 1600lü yılların sonlarına kadar kendini göstermeye devam etti. Cadı olduğuna inanılan kişiler mahkemelerde yargılanıyor ve şeytan ile anlaşma yaptıkları ispat edilirse –sara krizi geçiren birinin gördüğü kâbuslar bile kanıt olabilirdi- halka açık bir yerde yakılmak da dâhil olmak üzere çeşitli yollardan infaz ediliyorlardı.

            Pozitivist ve materyalist dünya görüşlerinin yaygınlaşması, cadılara olan kör inancın etkisini yitirmeye başlaması Şeytan figürünün popülaritesini epey düşürdü. Zira artık kötülük olgusu farklı bir şekilde ele alınıyordu. Voltaire’in deizmini buna örnek gösterebiliriz. Deizm düşüncesinin önde gelen isimlerinden biri olan V0ltaire, bir Tanrı’nın varlığına inanıyor ancak “kötülük” meftumunun insanın doğasından kaynaklandığını düşünüyordu. Kötülük, insan doğasının bir parçası olarak görülüyor, hatta Rousseau gibi bazı filozoflar toplum sözleşmesinin temel amaçlarından birinin insanların doğalarında bulunan kötülüğü uygulamalarını engelleyerek adil bir düzen kurmak olduğunu söylüyorlardı. Kötülüğün insanileşmesi ise Şeytan’ı saf dışı bırakıyordu.

“Mephistopheles”in Romantik ve Özgürlükçü Olarak Yükselişi
            Fransız İhtilali yaklaşırken, din yalnızca reddedilen değil nefret duyulan bir olgu hâline gelmişti. Bunun temel sebebi kralların, senyörlerin ve sermaye sahiplerinin dini kullanışlı bir araç olarak görmeleri ve özgürlük fikrine kapılan kişileri Şeytan ile özdeşleştiriyor olmalarıydı. Marquis de Sade’ın eserlerinde bunu fazlasıyla görebiliriz. Tanrıya Karşı Söylev kitabında dine ve din adamlarına karşı yoğun bir öfke vardır ve Sade bu öfkeyi doğrudan onların ardına sığındığı Tanrı’ya yansıtmış, ona meydan okumuştur. Din doğası gereği egemen sınıfın aracı hâlini alınca şeytan ile özdeşleştirilen kişilerin onu bir sembol hâline getirmeleri anlaşılabilir.

            Anarşist şair-müzisyen Léo Ferré’nin dizelerinde Bastille’in alınışı için Şeytan’a teşekkür etmesi boşuna değil. Kilise ve kralcılar, dönemin entelektüellerini, devrimcilerini ve kendi otoritesine karşı çıkan liberal Protestanları Şeytan ile işbirliği yapmak ile suçluyorlardı. Ancak Şeytan kişiliğini kaybetmiş ve kiliseye tepkili olanların simgesi hâline gelmişti. Öyle ki idealist filozof Soren Kierkegaard bile kötülüğün insandan kaynaklandığını ve Şeytan’ın artık tamamen gereksiz bir figür olduğunu belirtiyordu.

            Şeytan’ın romantik bir karakter olarak tasvir edilişine 18 ve 19.yüzyıllarda yazılan birçok eserde rastlayabiliriz. William Blake’ten Lord Byron’a kadar birçok şair/yazar eserlerinde Şeytan’ı insani, romantik bir karakter olarak yansıtmıştır. Ancak belirtildiği gibi bu figürü ele alan iki spesifik eser üzerinde durmak gerekiyor.

Kayıp Cennet ve Faust’ta Şeytan
            Milton’un Şeytan’ı, 18 ve 19.yüzyılda kiliseye ve dine tepkili olan entelektüeller, romantikler tarafından benimsenmiş bir figür. Kayıp Cennet, Şeytan’ı ilkeli ve romantik bir özgürlük savaşçısı olarak tasvir ediyor. Ancak Milton’ın bu eseri yazarken Şeytan’ı yüceltmek ve onu romantize etmek gibi bir amacı yoktu. John Milton koyu bir Hristiyandı ve Paradise Lost’u yazarken temel amacı ilk günahın özgür düşünceden çıktığını anlatmaktı. Tanrı’ya karşı mutlak bir itaatin gerekliliğine inanan Milton, Şeytan’ı romantize etmekten çok özgür düşünceyi şeytanileştirmek peşindeydi.

            Bilindiği gibi, Kayıp Cennet Şeytan’ın cennetten kovulmasını anlatıyor. Şeytan, yoldaşlarıyla bir araya gelerek kendisinden Âdem’in önünde secde etmesini isteyen Tanrı’ya karşı bir mücadele veriyor. Bu cüretini ise yoldaşlarıyla birlikte cehenneme hapsedilerek ve kötülüğün kaynağı hâline gelerek ödüyor. Milton’ın Paradise Lost’u tarihlerde seküler/materyalist düşünceler hızla yayılıyordu. Dolayısıyla dinin toplum üzerindeki etkisi de yavaş yavaş azalmaktaydı. Şeytan ile özgür düşünce arasındaki ilişkiyi ve Milton’ın bunu eserinde yansıtmasını buradan anlamak mümkün.

            Goethe’nin Faust eseri eski bir Avrupa söylencesine dayanıyor. Faust, Orta Çağ ile Yeni Çağ arasındaki döneme tarihlenen bir söylence. Dr.Faust, felsefe, tıp, doğa bilimleri alanında araştırmalar yapan ve akademik dereceler alan bir öğretmendir ve sahip oldukları ona asla yetmeyecektir. Bir insanın ulaşabileceği en son sınırlara ulaşmasına rağmen sahip olduğu bilgi kendisine yetmez ve büyük bir bunalıma düşer. Bu bunalımdan kurtulmak için tek çaresi de Şeytan’a ruhunu satmaktır. Şeytan, yaptığı anlaşma karşılığında Faust’u içinde bulunduğu sıkıntıdan kurtaracak, ona gençliğini ve hayatının aşkını verecektir ancak tüm bunlar elinde sonunda Faust’u bir felâkete sürükler.

            Faust ve Paradise Lost, Şeytan’ın neden romantik bir karakter hâline getirildiğini anlamak için oldukça önemli. Zira iki eserde de şeytan akıl, bilgi ve özgür düşünce ile özdeşleştiriliyor. Paradise Lost’ta özgür düşünce şeytani bir icat ve ilk günahın kaynağı olarak gösterilirken Dr.Faust’un bilgiye olan tutkusu yüzünden Şeytan’ın ağına düştüğüne inanılıyor. İki kurgunun da dinin tartışmalı hâle geldiği zamanlara tarihlendiğini düşününce imgedeki değişimin kökenlerini anlamak mümkün.

Kaynakça:
1.       *  Jeffrey Burton Russell, Mephistopheles Modern Dünyada Şeytan, Kabalcı Yayınları, Çeviren: Nuri Plümer, 1999 İstanbul
2.       * Gerard Massadie, Şeytan’ın Genel Tarihi, Çeviren: Işık Ergüden, Kabalcı Yayınları, 1998 İstanbul

3.        *John Milton, Kayıp Cennet, Çeviren: Enver Günsel, Pegasus Yayınları, 2007 İstanbul

10 Mayıs 2015 Pazar

Nuh Tufanı Mitosu ve Kökenleri



            Tufan söylencelerinden bahsetmeden önce türeyiş kavramını ele almak gerekir. Türeyiş, belli bir kavmin veya genel olarak insan nüfusunun var olduğu zamanı değil, şans eseri veya tanrı(lar)ın isteğiyle kurtulan birkaç insanın insanlığı tekrar var etmesini ifade eder. Örneğin Türk söylencelerindeki Asena Destanı zannedildiği gibi bir yaratılış söylencesi değildir. Çünkü hikâyenin başlangıcından önce insanlar mevcuttur, hatta Asena ile çiftleşen kişi bir savaş sonucunda kollarını ve bacaklarını kaybetmiştir. Asena ile birlikte olarak sadece kendisinin kaldığı kavmi diriltmiştir. Tufan hikâyesini de bu bağlamda, bir yaratılış hikâyesi olarak değil insanlığın geçtiği önemli aşamalardan biri olarak okumak faydalı olacaktır.
Tanrı’nın insanların yaptıklarından memnun olmadığı için onları Tufan ile cezalandırdığını anlatan hikâyelere Eski Yunan söylencelerinden Hint destanlarına kadar rastlayabiliriz. Hatta Kızılderili mitoslarında da tufan ile ilgili hikâyeler mevcuttur. Ancak Ortadoğu havzasındaki Tufan hikâyelerinde bir benzerlik gözlemleyebiliriz. Bilhassa Sümer, Babil, Ugarit Tufan söylenceleriyle bugün Kuran’da yer alan ve kökeni Tevrat’a dayanan Nuh Tufanı hikâyesi arasında büyük bir benzerlik bulunmaktadır.

Tevrat’taki Hikâye: Tanrı’dan Gelen Felâket
            Bugün Nuh Tufanı olarak bildiğimiz hikâye Eski Ahit’te, Yaratılış kısmında yer 6. ve 10.bölümler arasında yer alıyor. Bununla birlikte Mezmurlar ve İşaya bölümlerinde de hikâyeye sık sık atıflar yapılmaktadır. Hikâyenin ana karakteri olan Nuh, iyiliği ve erdemliliğiyle Tanrı’nın lutfunu kazanan biridir. İnsanların yoldan çıktığı, günahkârlığın hiç olmadığı kadar arttığı bir zamanda yaşamaktadır ve bu zamanda erdemli kalabilmesi Yehova’nın gözüne girmesini sağlamıştır. İnsanlığı yarattığına pişman olmuşken ve bütün yaratılanları yok edecekken Nuh’un varlığı onu mutlu eder. Daha sonra Nuh’a insanlığı yok edeceğini söyleyerek kendisini, ailesini ve bazı hayvanları kurtarmak için bir gemi inşa etmesini söyler. Eşi, oğulları, gelini ile birlikte bineceği gemiye her cinsin soyunu devam ettirebilmek için bir dişi ve bir erkek hayvan alması emredilir.
Tanrı Dünya’ya kırk gün kırk gece şiddetli bir yağmur yağdıracak ve Nuh’un gemisi dışında kalan bütün yaratılmışları sular altında bırakarak helâk edecektir. Dünya elli gün sular altında kaldıktan sonra Yehova gönderdiği rüzgârlarla suların inmesini ve yeryüzünün tekrar ortaya çıkmasını sağlar. Yaşayan bütün canlılar, Nuh sayesinde tufandan kurtulanların soyundan gelmektedirler. Nuh ile tekrar konuşur ve gemiden çıkmalarını, dünyaya yerleşip üremelerini anlatır. Kuşlar, balıklar ve diğer hayvanlar insanların emrine verilmiştir. Tevrat’a, Kitabı Mukaddes’e ve en nihayetinde Kuran’a göre medeniyetin temeli bu tufandan sonra atılır.

            Nuh Tufanı hikâyesi büyük ölçüde Mezopotamya mitoslarından kaynaklanmaktadır. Ancak Orta Doğu havzasındaki tufan söylencelerinin birbirlerine benzediklerini de belirtmek gerekir. Sümer, Babil söylenceleriyle Eski Ahit arasındaki benzerlik dikkat çekiciyken, Eski Yunan mitoslarında da Zeus’un insanlara öfkelenip dünyayı sular altında bıraktığı bir hikâye mevcuttur.

Sümer Tufan Mitosu
            Ziggurat adı verilen Sümer tapınaklarının bugünkü ibadethane mimarisinde de etkisi bulunmaktadır. Zigguratlar çoğunlukla yükselti yerlere yapılırlardı. Genellikle zannedildiği gibi bunun tek sebebi tanrılara yakın olmak değildi. Kuleli yapılar olan zigguratlar, delta taşkınlarına ve olası bir sel baskınına karşı sığınak işlevi görüyorlardı. Bununla birlikte Sümer tufan efsanesinin de durumda etkisi olduğu söylenebilir, zira Sümer tanrısı da dünyayı insanlara öfkelenerek sular altında bırakmıştır ve bu öfkenin nüksetmeyeceğini kimse garanti edemez. Babil tufan mitosu da büyük ölçüde Sümerlerden kaynaklandığı için bu hikâyenin üzerinde durmak faydalı olacaktır.

            Sümer hikâyesinde Nuh’un yerini Kral Ziusudra almaktadır. Bu efsane Gılgamış Destanı’nda yer almaktadır. Ölümsüzlüğün sırrını arayan Gılgamış, bunun için ölümsüz olan Ziusudra’ya başvurur ve hikâyesini dinler. Ziusudra, Sippar kentinin kralıdır. Tanrıların emirlerini yerine getirmekten hiçbir zaman vazgeçmeyen, soylu bir adamdır. Tufan kararının sebebi bilinmese de, tanrıların insanlardan zaman zaman rahatsız olduğu söylencelerde yer almaktadır. Enki, diğer tanrıların insanlığı yok etme girişiminden hoşlanmaz ve bir şeyler yapma ihtiyacı hissederek tanrıların bu planını Ziusudra’ya anlatır. Tanrıların planlarını insanlara anlatmamaya dair yemin ettiği için, Ziusudra’ya bir tapınağın önünde beklemesini emreder ve içeriye girip kendi kendine konuşarak onun anlatılanları duymasını sağlar.
Ziusudra, Enki’nin kendisine gösterdiği yolla bir gemi inşa edecek, tıpkı Nuh hikâyesinde olduğu gibi hayvanları bu gemiye soylarını devam ettirebilecek bir şekilde dolduracaktır. Dünya 7 gün süren tufan ile sular altında kalır. Ziusudra’nın gemiye doldurduğu canlılar dışında bütün yaratılmışlar yok olur. Ziusudra ise bu olaydan sonra tanrılara kurbanlar sunarak önlerinde eğilir ve onlar tarafından ölümsüzlük ile ödüllendirilir.

Ortadoğu’daki Diğer Tufan Hikâyeleri
            Babil tufan hikâyesi, Sümer mitosunun biraz değiştirilmiş hâlidir. Tanrı Ea, Utnapiştim’e yaşayanların çoğunluğunu koyarak canlı soyunu devam ettirebileceği bir gemi yapmasını emreder. İnsanlık Enlil’in öfkesini çekmiş ve tanrılar dünyayı yok etmeye karar vermiştir. Bu tufan Sümer hikâyesinde olduğu gibi 7 gün sürer ve sadece Utnapiştim’in gemisindekiler hayatta kalarak yaşamı devam ettirirler.

            Yunan söylencesinde ise diğerlerinde olduğu gibi yoldan çıkmış bir ölümlüler ırkı söz konusudur. Ancak Zeus, her şeye rağmen iyi ve erdemli insanlara rastlayacağı ümidiyle ölümlülerin arasına girer ve insan kılığında dolaşmaya başlar. Gördüğü her şey onu dehşete düşürür. İnsanlar bencil, çıkarcı ve yoldan çıkmış varlıklar hâline gelmişlerdir. Ancak umudunu kaybetmez ve Arkadia kralı Lykaon’un sarayına yaklaşır. Zeus, kendisini saraydan kovmak isteyen Lykaon’a kim olduğunu söyler. Lykaon da gece yarısı sarayına gelen bu davetsiz misafirin gerçekten bir ölümsüz olup olmadığını anlamak için kendisini misafir eder ve bir ziyafet hazırlar.
Ancak Zeus, önüne gelen yemekten pek hazzetmeyecektir. Çünkü Arkadialıların insanları öldürüp yemek gibi bir adetleri vardır. Zeus’a ikram edilen tabakta ise bir adamın eli, ayağı ve ciğerleri yer almaktadır. Zeus, masayı devirerek oradan çıkar ve insanların bu küstahlığını onların üzerine denizleri taşıran rüzgârlar göndererek cezalandırır. İnsan ırkı Prometheus’un denizin altına inerek onları ortaya çıkarmasına kadar yok olacaktır.

Mitosun Kökenleri
            İstanbul Boğazı’nın bugünkü hâlini M.Ö.8000 ile 7000 arasında aldığı tahmin edilmektedir. Bu konuda başka teoriler mevcut olsa da, yaygın kanı bu yöndedir. Akdeniz’in suları Marmara’yı basınca, Marmara’nın suyu yükselerek İstanbul üzerinden Karadeniz’e akmaya başlamıştır. Başka bir kanı da Karadeniz’in eskiden bir göl olduğu ve buzulların erimesi sonucu yükselen suların İstanbul üzerinden buraya aktığı yönündedir. Her iki teorinin de doğru olabilmesi için bölgede ciddi bir felâket olması gerekir.

            Öncelikle Ağrı Dağı’nda Nuh’un gemisinin bulunduğuyla ilgili söylentilerin bilim dışı safsatalar olduğunu belirtmek gerek. Ancak bölgede efsanelerde anlatıldığı gibi olmasa da coğrafi bir afetin yaşandığını söylemek mümkün. Dr.Robert Ballard’ın araştırmaları, Karadeniz’in bir tufanla oluştuğunu ortaya koymaktadır. Ballard’ın 2012 yılında ABC News’te yaptığı bir açıklamaya göre, Buzul Çağı’ndan kalan buzullar M.Ö.5600 yılında erimeye başlamış ve bütün dünyada sel baskınları yaşanmıştır. Bu baskınlar sonucu tatlı su ile dolu olan Karadeniz 300 gün boyunca Akdeniz’in yükselen suyuyla dolmuş, Avrupa ve Asya’da kitlesel hayvan göçleri görülmüştür.
Bazı yerleşim alanlarının da bu afetle birlikte sular altında kalmış olması mümkün. Mezopotamya mitlerinde, Eski Yunan söylencelerinde, İrlanda’dan Hindistan’a kadar yaygın bir havzada anlatılan tufan hikâyelerinin, buzulların erimesiyle yaşanan bu sel baskınlarından kaynaklanıyor olması yüksek bir ihtimaldir.
             
-------------------
*Jeoloji hâkim olduğum bir alan olmadığı için son bölümde bazı hatalar yapmış olabilirim.